“Bir zamanlar ben de
senin gibiydim” nakaratı söylene söylene eskimiş, gelmiş geçmiş en paçavra
ebeveyn nasihatidir, ne de olsa…
2004 tarihli The Educators filminde bir şans daha
bulduk değişme - ayak uydurma seçimine kuşak farkından bakmak için. Ayak
uydurmaktansa öfkelerini zenginlere “çok fazla paraları olduğunu” hatırlatarak
ifade etmeyi seçen üç genç ve olaylar zinciri sonunda kaçırmak zorunda
kaldıkları zenginliği hayalin ötesindeki burjuva bir dağ evinde –tarafsız alan-
bir araya geldi bu filmde. Burjuvanın sırrı 68’te “onlar gibi” olduğunu
hatırlatmakta, gençlerin sırrı pek kolay kanmamalarındaydı. İki taraf
birbirlerine yaklaştılar, ve birbirlerini anladılar da, ama seçimlerini
değiştirmediler. Çünkü hayati seçimlerin herkesin er geç geçtiği evrelerin
doğal sonucu olduğu fikri, retoriği güçlü, ideolojisi belli, ama nihayetinde
bir fikirdir yalnızca. Zaman zaman hayat muhasebemizi ertelemeye, “dışsal”
sebeplere atfederek işin içinde sıyrılıvermemize, zaman zaman ise başkalarının
yapabilirliklerini belirlemeye olanak veren basit bir cümle; basitliği
ideolojisini saklayamayan türden. Çocuğunun iyiliğini isteyen ebeveynin
masumiyetinin her yerine sinmiş ne masum, ne günahkâr, ama işte nihayetinde,
hayatlarımızı belirleyen, hali vakti yerinde burjuva çocuklarına geçim derdi
kisvesi altında önüne geçilemez bir “başarısızlık” korkusu aşılayan, korkunun
devası olarak iyi bir şirkette irice bir “normallik” öneren fikir. Olduğumuz
şeyleri küçükken ne olacağımız sorusuna verdiğimiz cevapların çok uzağına
fırlatan yine bu fikir işte. Ben de senin gibiydim, o da benim gibiydi, ben
senin gibiyim, ben benim gibi, herkes onun gibi… sen de benim gibi ol!
Biz hiçbirimiz, belki de
çocuk yaştan itibaren bizi bir masaya mahkum edecek işler hayal etmemiştik. Çok parayı kazanmayı da ajandasına ekleyen mini
minilere “bak şu miniğe” gülümsemesiyle onay veren ebeveynler de çocuklarının
ağzından “parayı harcayamamacasına masamdan kalkmayayım” diye bir dilek
duymamışlardı. Ama arada bir şeyler oldu, kendimizi masa başında bulduk. Masa
başında olanlarımızın önemli bir kısmı şimdi ciddi anlamda acı çekiyor.
Seçimlerimiz bizim irademize mi kalmıştı? Hayır. Seçimlerin yapılandırıldığı
bir dünyada yaşıyoruz. Peki başka seçeneğimiz var mıydı? Evet. Başka
seçeneklerimiz hâlâ var. Çoğumuza kurban rolünün biçildiği ve bundan acı
çektiğimiz doğrudur, ama kaderimizi tekelinde tutacak denli iktidar sahibi bir
zümre de yoktur. Kurban rolünü üstümüzden silkindiğimizde bir şeyler değişir, bir
oğul yola çıkar, bir baba oğluna gitmesini öğütler, en önemlisi bir fikir
gider, bir yenisi gelir… Fikrimizle zikrimiz bir gün elele verir, masaların
arkasına saklanmış eylemimize el verir.
“Ben de senin gibiydim”…
Tahammülümün en az olduğu zikir işte birinin bana bir zamanlar, şimdi, bir ara,
belki de ara ara, benim gibi olduğunu söylemesi, bilmediği seçimler üzerinde
kurulmuş bir hayatı bir çırpıda hayatın doğal evrelerine sokuşturabilmesi,
ideolojisinden ideolojime laf yetiştirmesi… Bırakın biz bize benzemeyelim,
bırakın kimse kimse gibi olmasın, bırakın da tahmin edilemez şeylere gebe olsun
hayatlarımız. 70 senesinde isyan edip gitmeye karar veren Oğul sonraları ne
yapmıştır sizce? Cat Stevens’ın kendisi, benim şahsi değişim evrenimin çok
dışında da olsa, otuz yaşında ciddi bir değişime imza attığı için, dini inancını
bırakın, ismini değiştirme cesaretini gösterdiği için, ben oğlun çizdiği yoldan
umutluyum. “Sabah 9 akşam 5” bir işe girmemiştir sanıyorum… Kızına da 18’ine
gelmeden bavulunu toplamasını nasihat etmiş olmalıdır. Ama asıl inancım dedenin,
yani Baba’nın bütün bunlardan feyz alıp işi gücü bıraktığı yönünde.
Bütün
bunlar bu sayımızın manşetinin bana düşündürdükleri. Onuralp Topal’ın her gün
borsayı “yapan” insanların dört duvarla çevrelenmiş dünyalarına dair etkili
fotoğrafları ve bir o kadar etkili yazısı, çok iyi bildiği bir hayattan, kendi
hayatından dem vurması açısından önemli. Bir hayat muhasebesinin ilhamı en çok
başka birinin hayat muhasebesini izlerken geliveriyor. Bu manşetimizin mütevazı
bir ilhama dönüşeceğini umarım.
Takibinizin
devamı dileğiyle…